Üniversitede gazeteler sansürleniyor mü?

 

0,0Bu yazıyı puanlamak için aza girişi yapmalısınız!  Bu yazıyı puanlamak için üye girişi yapmalısınız!  Bu yazıyı puanlamak için üye girişi yapmalısınız!  Bu yazıyı puanlamak için üye girişi yapmalısınız!  Bu yazıyı puanlamak için üye girişi yapmalısınız!

Sansür her çağın vebası. Medyanın ortaya çıktığı senelerden günümüze dek süregelen bir denetim mekanizması bu arada. Sansür, yayınlanan muhteva birilerini rahatsız ettiğinde o muhtevanın ortadan kaldırılması mananına geldiği gibi haber, röportaj, köşe yazısı gibi medya ürünlerinin daha yayına girmeden önce bertaraf edilmesi mananını da taşır.

Dünya basın tarihi vergi cezaları, gazete sayfalarını haber yerine reklam duyurularıyla donatmak, gazete kapatmak, gazetecileri cezalandırmak gibi sansür uygulamalarıyla dolu. 16. asırda İngiltere’de ilk sansür memurun atanması, Amerika’nın sömürgelerinde katı sansür uygulamaları, Osmanlı’da kurulan sansür kurulu bunlara birkaç örnek.

Sansüre yönelik basın tarihçilerinin karanlık bir dönem olarak nitelediği istibdat döneminde Osmanlı’da çeşitli müesseseler dahi oluşturulmuştu; Türkçe ve azınlıkların dilleriyle yayınlanan gazeteleri denetleyen İç Basın Müdürlüğü, ülke dışından ülkeye gelecek her türlü yayını denetleyen Matbuat Hariciye Müdürlüğü gibi. Yanı sıra yeniden o dönemde “hürriyet, vatan, ihtilâl, inkılâp, sosyalizm” gibi kelimelerin kullanılması da yasaklanmıştı. Dahası nice basın mensupları, yazarlar sürgüne gönderilmiş, niceleri ise Avrupa’da kendi gazetelerini çıkarmaya başlamıştı.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra tek parti döneminde de medyaya yoğun baskılar uygulandı, basın mensupları Takrir-i Sükûn Yasayı ile cezalandırıldı; çok partili hayata geçildikten sonra Demokrat Parti döneminde de benzer uygulamalar görüldü. Bunun için Türkiye’nin medya tarihi biraz da sansür tarihidir.

Fakat bununla beraber bir mücadele tarihidir de. Dünyada, 26 Ağustos 1789’da yürürlüğe giren Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Üniversal Deklarasyonu, Amerikan Bağımsızlık Deklarasyonu ile düşünce özgürlüğü adli bir taban kazanmış, medya özgürlüğü anlayışı giderek yerleşmeye başlamıştı. Türkiye’de ise gazeteleri, mecmuaları kapatılan, sansüre uğrayan, cezalandırılan gazetecilerin direnişleriyle medya özgürlüğü mana kazanmaya başladı.

Sözgelimi romanları, öyküleri, röportajları ile tanıdığımız Yaşar Kemal hayatının büyük bir bölümünü mahkeme koridorlarında geçirmek zorunda kalmıştı. Yıllarca sulhun müdafaa ediciliğini yapan usta romancı, 5 sene mapusa mahkûm olup cezası aynı müddet içinde aynı suçu işlememesi kaydıyla ertlendiğinde şöyle demişti:

“Beni idama mahkûm etseniz daha iyi. Beni sansüre mahkûm ediyorsunuz. İnadına yazacağım inadına konuşacağım.”

Başka bir söylemle de gazetecilerin öldürülmesiyle basın özgürlüğünün aslında bir demokrasi meselesi olduğu, demokrasinin olmayışının ise bir hayat hakkı ihlaline sebep olduğunu yakın tarih tüm örnekleriyle gösterdi.

Çünkü sansürün despotik idarelerde yaygın olması o ülkelerin basın özgürlüğünde çok gerilerde bulunmasının birincil nedeni. Aynı vakitte o ülkenin demokrasiden de sınıfta kaldığının delili.

Türkiye’nin basın özgürlüğü sıralamasındaki yerine baktığımız zaman, istatistikler ne vaziyette olduğumuzu ortaya koyuyor, her ne kadar devlet yetkilileri en özgür basına sahip olduğumuzu ileri sürseler de.

Hudut Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2015 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi Raporu’na göre Türkiye 180 ülke arasında 149. sırada bulunuyor.

Türkiye’de medya özgürlüğünün vaziyeti herkesin malumu. Medyanın neden özgür olamadığından pek çok kez söz ettik fakat günümüzde en çok müdahale edilen haberlerde yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla alakalı haberler baş sırada bulunurken, gazetecilerin daimi ifadeye çağırılması, çeşitli konularda kazançlan yayın yasakları, hâlen gazetecilerin gözaltına alınıyor olması ne vaziyette olduğumuzu görmek için çok uzağa gitmemize gerek olmadığını ispat ediyor zati.

Herhalde hiçbir demokratik ülkede bir başbakan bir kanalı arayarak rakibinin konuşmasını ekranlardan kaldırtmamıştır. Aynı başbakan alanda bir gazeteciyi yuhalatmamıştır; bir medya patronunu telefonda ağlatmamıştır. Herhalde hiçbir demokratik ülkede başbakanın buyruğuyla “havuz medyası” kurdurulmamıştır. Herhalde hiçbir demokratik ülkede Ankara’dan gelen telefonla basın mensupları çalıştığı müessesede attırılmamıştır.  Herhalde hiçbir demokratik hukuk devletinde “O gazetecinin sitesini kapatın! Mahkeme kararı mı yok? Yaa kardeşim, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız” diyen biri iç işleri bakanı yapılmamıştır. Herhalde demokrasi olan hiçbir ülkede gazetecilerin attıkları tweetler yüzünden 5 sene mapusu istenmemiştir.

Demokrasilerde herhalde basın mensupları “terörist,” “paralelci,” “vatan haini” damgalarıyla yaftalanmamıştır.

Sansür her yerde, üniversitede de

Durduk yerde niçin sansürden, basın özgürlüğünden, demokrasiden söz ettik yine? Aslında durduk yerde olmadı.

Bir gün evvel sabah, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin talebe uygulama gazetesi olan “Atatürk İletişim Gazetesi”nin rektörlüğün içeriği onaylamaması sebebiyle fakülte tarafından alınan kararla, artık kâğıt baskısının yapılamayacağını öğrendik.

Bir süredir gazetenin rektörlük tarafından kontrol edilerek yayınlandığından haberdardık. Ancak müdahale o raddeye vardı ki, rektörlük tarafından sunulan sudan sebepler gazetenin geleceğini tehlikeye attı.

Neydi o müdahaleler? Yayınlanamayan nisan sayısından örneklerle şöyle:

Bir sıhhat haberinde doktorundan bilgi alınan hastanenin isiminin yazılması… O sağlık kurumu meğerse üniversite hastanesi ile rekabet içindeymiş. İsimi yazılmamalıymış. Fakat işe bakın ki her iki sağlık kurumu de kamu hastanesi!

Bir başka müdahale ise Erzurum’un mahalli lezzetlerinden cağ kebabıyla alakalı yapılan haberde Tortum kazasından söz edildiği için. Meğerse kontrol memuru Oltuluymuş!

Diğer haberde ise çekilen bir dış mekân resminde yer alan “Vakit Kuyumculuk” yazısı. Onu da “paralelcilik” ile bağdaştırmışlar.

Bir komedi gibi değil mi? Feci bir komedi!

13 senedir yayınlanan talebe uygulama gazetesinin başına gelene bakın siz. Gazetecilik talebelerinin dersleri dahilinde ve mesleksel tecrübe kazanmak emeliyle yazdıkları haberler, yaptıkları röportajlar artık sitede değil belki fakat gazetede yayınlanamayacak.

Zira müdahale var! Rektörlük, İletişim Fakültesi’nin hocalarından, öğrencilerinden daha iyi biliyor gazeteciliği ve diyor ki: “Burası olmamış!”

Niye? Keyfi nedenlerle.

Üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerinin özel çabalar ile bin bir hevesle yazdığı haberler engellenmekle kalınmıyor, basın mensubu adaylarının, daha yolun başında yüzlerce öğrencinin şevki kırılıyor.

Ama yalnızca bu da değil! Gazeteciliğin ilmini bilimini öğrendiğimiz fakültede gazetecilik eğitiminin sekteye uğraması göze alınıyor.

Oysa eski haftaki dersimizde basın özgürlüğünden söz ettik. Yazının başında yer alan bilgiler ise gazetecilik ikinci sınıfta okutulan basın tarihi kitabından.

Daha doğru dürüst mesleğe atılmadan sansürü de, baskıyı da, yıldırmayı da yaşadık!

Söyleyin ne yapalım? İletişim fakültelerini kapatalım, gazetecilik eğitimini sonlandıralım mı?

Gazeteye bir sansür mekanizması şeklinde rektörlük denetimi niye? Üstüne üstlük politik haber bile yayınlanmazken?

Ne yapalım? Sürekli rektörlüğün tertip ettiği etkinlikleri, faaliyetleri mi haberleştirelim? Protokol gazeteciliği mi yapalım?

Onlarca, onlarca öğrencinin eğitimini görmezden gelmeye, sektörün evet merhametsiz olduğunu biliyoruz fakat daha yolun başında basın mensubu adaylarını senedirmeye değer mi?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir