Cennet karanlıktan korkanlar için uydurulmuş bir masaldır..

“Cennet, karanlıktan korkanlar için uydurulmuş bir masaldır.”

Stephen Hawking

Şayet astrofizik ve teorik fizik ile ilgili bir bilgi paylaşılacaksa, ilk olarak Isaac Newton’un elmasından söz edilir.

Kısmen bir şehir efsanesi olmasına karşın, fizik tarihinin en güzel hikayelerinden biridir; Newton elma ağacının dibinde otururken kafasına bir elma düşer. Elmanın hareketsiz konumdayken – gözlemlenebilir bir güç uygulanmamasına karşın- hızlanarak yere doğru hareket etmesinin sebebini düşünmeye başlar ve nihayetinde belki de insanlık tarihinin en ehemmiyetli buluşunu yapar : “kütlesel çekim gücü”. Bu güç, evrendeki her maddenin kütlesiyle doğru orantılı olarak vakit-mekanda yarattığı çökmeden dolayı, diğer kütleleri kendisine doğru çekmesidir.

Newton’dan yıllar sonra, Einstein ve arkadaşları bayrağı daha ileriye taşıdı. Kabaca, Einstein “Her maddenin kütlesi, hızı ve istikameti hesaplanabilir, başka bir deyişle evrendeki tüm hareket evvelce düşünülebilir” der. Nitekim Kütlesel çekim ve görecelilik kuramı sayesinde, insanoğlu Paris’in yarısı kadar bir kuyruklu yıldıza, çamaşır makinesi büyüklüğünde bir akıllı laboratuvar indirmeyi muvaffak olabilmiştir.(Rosetta ve Phlae Görevi). Ancak en az görecelilik kuramı kadar doyurucu ve meblağlı olan kuantum kuramı, Einstein’ın tüm söylediklerine alan okumaktadır. Bu alan okuma, hem felsefi ve hem de ilmi binlerce tartışmaya malzeme olmuştur. “Netlik ve belirlenebilirlik, ihtimal ve belirsizliğe karşı” veyahut “yazgı talihe karşı” ve en derini de “Tanrının yokluğu tartışması”. Zira Kuantum kuramı, “ atom altı parçacıkların gözlemlendikleri ana kadar parçacık değil, bir olasılık dalgası olduğunu” söyler; yani bir başka söylemle “bir elektron, onu gözlemlemiyorken, belli ihtimallerle aynı anda her yerdedir.” Kuantum dünyasında hiç bir şey net değildir. Atom altı parçacıkların aynı anda hem istikametleri hem hızları veyahut konumları bilinemez. Dolayısıyla evrendeki her hareket gözlemlendikleri ana dek ihtimaldir.

Bir konu tartışılmaya başlandığında, seyyaremizde yaşamış en zeki insanların dahi “Bu tarz benim” yarışmacılarına dönüşebileceğine en güzel ispat; Einstein’ın “Yaradan zar atmaz” ve “Ne başka bir deyişle bakmadığımda ay orda değil mi?” diyerek mızmızlanmasından sonra, kuantum kuramının lideri Bohr’un “Kes sesini ve hesapla” cevabıdır. Bu tartışmadan sonraki senelerde Bohr’un haklı olduğu tecrübi yollarla ispat etmiş ve bugün kullandığımız elektronik aletlerin tamamı, kuantum teorisi sayesinde üretilebilmiştir.

Peki, evrendeki en büyük kütlelerin hareketleri görecelilik kuramıyla hemen hemen mükemmel izah edirken, neden kuantum fiziğiyle bu kadar çelişiyor? Atom altı parçacıkların hareketleri ile o parçacıkların bir araya gelmesinden oluşan cisimlerin hareketleri nasıl yapısal farklılıklar gösteriyor? Daha derine inersek bu ikilemler bize fizik biliminin en büyük suallerinden birini sorduruyor; “tüm bu kuramların birleşebildiği ve meblağlı hale geldikleri tek bir kuram tek bir yöntem var mı”? “Her şey, başta tek miydi”?

Her şey teorisi, işte bu meselenin yanıtını bulmaya çalışan bir teoriler grubudur ve bu grubun başında da “Sicim ve/veya M teorisi” bulunuyor. Hawking e göre, sicim teorisi, her şeyi izaha en yakın ve hem de tek aday. Tüm fizikçilerin kabul ettiği gibi; Evrendeki tüm hareketleri oluşturan ve izah eden 4 adet güç bulunmaktadır: Baskın ve çekinik tecrübe et iki adet atom altı güç, elektromanyetizma ve kütlesel çekim. Kabaca, protonları ve nötronları bir arada tutan baskın güç (nükleer bombanın temeli) , elektronları proton ve nötronların çevreninde döndüren çekinik güç ( tüm kimyevi tepkilerin izahı ), manyetik alan gücü (mıknatıs), ve kütlesel çekim (“çok kilo aldım ya” problemi). Baskın, çekinik ve elektromanyetik güç birbirlerine çok yakın büyüklüklerdeyken, kütlesel çekim bunlarla mukayese edemeyecek kadar küçüktür. Baskın güç ile atom bombası yapılırken, her sabah yatağınızdan kalkarken dahi koskoca dünyamızın tüm kütlesinin oluşturduğu çekimi yenmeyi muvaffak olabiliyoruz. İşte bu ikilemin nedeni izah edebildiği takdirde, bir hayli bilim insanı, bu 4 gücün tek bir güce indirgenebileceğini düşünüyor. Her şeyi açıklayabilecek süper güç, EVRENİN TEORİSİ.

Büyük patlamanın ilk nano saliselerinde, ilk anlarında sıcaklık ve basınç o kadar yüksekti ki, bu 4 güç iç içe geçmiş, sanki erimiş vaziyetteydi. Genleşme devam ettikçe, evren soğudu ve bugün bildiğimiz tüm hareketleri yöneten güçlere ayrıştı. Büyük patlamadan hemen sonra olan bu ayrışmayı deneylemek, şu an için olanaksız görünüyor. Cern’de kurulan parçacık çarpıştırıcı ufak ipuçları verse de hali hazırda büyük patlamayı izah etmekten çok uzakta.

Matematiği ne kadar meblağlı olursa olsun, deneyle gözlemlenemeyen her teklif, bir kuram değil, felsefedir. Ama bilim insanları katiyen kuşku etmekten vazgeçmez ve işte bu yüzden olanaksızlık bilim dünyasında çok nadir görülen bir olgudur.

Her şey kuramının öncüsü Hawking, bu düğümü çözebilmek için, karadelikler üzerinde çalışmaya başladı. Zira, ona göre, karadelikler büyük patlamanın küçük birer örneğidir ve şayet karadelikleri anlayabilirsek büyük patlamayı ve güçlerin ayrışmasını da izah edebilir hale geliriz. Yani, Hawking’e göre, Kara delikler her şey teorisinin birer laboratuvarlarıdır.

Kara delikleri, evrenin elektrikli süpürgelerine benzetebiliriz Emiş güçleri o kadar güçlüdür ki, saatte 1.079.252.849 kilometre’lik hızıyla, evrendeki hız rekortmeni olan ışık bile kara delik tarafından emilmekten kurtulamaz. Kara delikler, belli şartlardaki dev yıldızların patlamasıyla oluşurlar. Hayal gücümüzün çok ötesinde büyüklükteki kütlelere eriştiğinde yıldız, çekirdeğinde durmadan yanan yakıtının da azalmasıyla, basıncını dengeleyemez ve patlar. Bu patlama, evrene daha ağır, yanmış maddeleri yayar ve yeni yıldızların ve seyyarelerin oluşmasını sağlar. Carl Sagan’ın dediği gibi “ hepimiz yıldız tozundan başka bir şey değiliz“. Patlamanın hemen hemen peşinden, devasa kütle kendi çekimine yenik düşer ve içine çöker. Bu fenomen, bir elektrondan dahi milyarlarca kat daha küçük, hemen hemen yok olan, ama, sınırsız kütleye ve kütlesel çekime sahip, hacimsiz bir vaziyet yaratır. Einstein bu duruma “teklik” diye konuştu. Teklik olgusu; kara deliği noktasal olarak git gide daralan kilometrelerce uzunlukta kuyuya benzetirsek, kuyunun en dibindeki en ufak o son noktanın sonsuz kütleli, sonsuz yoğunluklu ve hacimsiz olması durumudur ki;

Yoğunluk = kütle / hacim ‘dir

O zaman Einstein’a göre “teklik” ;

∞ = ∞ / 0 olmaktadır.

Bir çok bilim insanına göre, bir matematiksel eşitlikte bölen sıfır ise, bunun tek bir manası vardır: “Saçmalıyorsun, başa dön.”

Einstein ın teklik olgusu, Stephen Hawking tarafından ,yalnızca mantıksal açıdan değil, matematiksel olarak da çürütüldükten sonra, bilim dünyası dikkatlerini, o güne kadar pek te önem vermeyen sicim ve hersey teorisine yöneltmeye başladılar. Juan Maldacena ve Edward Witten en az görecelilik ve kuantum teorileri kadar doyurucu ve meblağlı matematiksel neticelere eriştiler.

İkaz: Bu bölümden itibaren hayal edilmesi çok zor olan, kulağa kurgu gibi gelebilecek, fakat aslında çok meblağlı olan bilgileri paylaşacağım

Maldacena ve Witten’in teorinine göre, bizim evrenimiz 4 tane gözlemlenebilir boyut, yani maddenin mekanını oluşturan 3 boyut ve zaman boyutu dışında, 7 değişik boyutun daha olduğu bir evrenler ağının arasında bulunmaktadır. 11 boyutlu bu çoklu evren modelinde 7 boyut gözlemlenemeyecek kadar küçükler. O kadar küçükler ki, bir elektronu milyonlarca galaksi olan evrenimiz kadar büyük hayal edersek, bu 7 boyut, yaşadığımız dünyadaki rastgele bir apartman büyüklüğündedir. Anlaması zor olsa da, absürt gelse de, başta söz ettiğim kütlesel çekim gücü ile diğer güçler arasındaki ikilem, bu kuramla yok olmakta. Kütlesel çekim, bu 7 boyut arasında geçiş yapabilen küçük enerji sarmallarına tutunuyor ve aslında, diğer güçler kadar şiddetli olmasına karşın, bizim gerçekliğimizde, daha güçsüz hissediliyor. Başka bir deyişle, kütlesel çekim filtreleniyor. Zati, astrofizikçilere göre, şayet, kütlesel çekim de diğer güçler kadar aktif olsaydı, büyük patlamanın hemen hemen peşinden ayrışma gerçekleştikten sonra, evren tekrar kendi içine çökerdi. Netice olarak asla yıldızlar, galaksiler, seyyareler, hayat ve zeka oluşmazdı. Bu ikilemin yok edilmesi kuramın doğruluğunu ispat etmiyor elbette fakat sicim kuramının teklifleri sadece bununla hudutlu değil. M kuramı Vakit ve mekanı gergin bir çarşafa veya soğan zarına benzetiyor ve sicim teorilerine göre Maddelerin tümü çok ufak enerji tellerinden (sicimlerinden) oluşuyor ve bu soğan zarı üzerinde değişik frekanslarda (ritmlerde) titreşerek evrendeki maddesel çeşitliliği oluşturuyorlar. Gitarın tellerinin değişik yerlerine basıldığında, değişik sesler çıkarması fizikçilerin bolca kullandığı örneklerdendir.

Sicimlerin büyüklükleri, bir elektronu evren boyuna getirdiğim örneğe geri dönersek dünyada ki bir ağaç kadardır. Maddeyi gözümüzle veyahut rastgele bir teknoloji kullanarak ölçümlediğimizde, aslında değişik frekanslarda titreşen tellerin tesirini gözlemlemekteyiz. Bu tellerin bazılarının uçları açıktır (resimdeki gibi), bazıları ise kapalı çember formundadır. Ucu açık olan sicimler, “vakit-mekan”’ı örneklediğim soğan zarına tutunarak maddeyi oluştururken (insanlar, yıldızlar, nebatlar, başka bir deyişle, her şey), uçları birleşik olan çember formundaki sicimler, kütlesel çekim parçacıkları olan “gravitron”ları boyutlar arası gezdirerek, bizim gerçekliğimizdeki tesirini azaltmaktadırlar. Kütlesel çekim bu sayede güç kaybetmekte ve evren daimi genişlemektedir.

İster inanın ister inanmayın, bu teori, tüm hayatımızı kökten değiştiren ve cep telefonlarımızın bilgisayarlarımızın yapılmasını sağlayan kuantum veya atom enerjisini kullanabilmemizi sağlayan ya da gök cisimlerinin hareketlerini önceden düşünebilmemize yarayan görecelilik teorilerinden, daha sağlam ve meblağlı (daha az ön kabul içeren ve daha az “error”’lü). Bilim insanları vizyonlarını ve hudutlarını genişlettikçe, neticeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Karadeliklerle alakalı deneysel araştırmalar genişledikçe, “sicim” ve “her şey” güçleniyor ve daha meblağlı hale geliyor. Karanlık enerji ve karanlık madde gibi sır olan diğer büyük suallere da çözüm vadediyor.

Her şey teorisinin çözülmesi, bizi daha hızlı arabalara bindirmeyecek veya daha hızlı işlemciler yapmamızı sağlamayacak fakat varoluş felsefesi üzerine insanlığın sorduğu en büyük suallerden birini cevaplayacak. İndirgemeci metot sayesinde, bu sual şöyle yöntemleşebilir. Evrenin varoluşu bizim varoluşumuzla devam eden bir evrimsel süreçtir. Büyük patlama, sırayla vakit ve mekan, madde, yıldızlar, galaksiler, seyyareler, hayat ve son olarak çok değerli zekayı yarattı. Her şey kuramını çözmek, varoluş, başlangıç-son, dinler, yaradan kavramı, hayatı manaya ve yaşama metotları da dahil olmak üzere, sosyolojik ve felsefi birçok kabule ve inanca meydan okuyacaktır. “Her şey”i çözmek “Neden?” sorusunu cevaplayabilir. Sir Isaac Newton’a kütlesel çekimi nasıl bulduğunu sorduklarında “ Durmadan düşünerek” yanıtını vermiştir. İnsanoğlu düşündükçe ve tecrübe ettikçe evrenin sırları bir bir çözülüyor. Büyük yanıta çok yakınız..

Sahi, sizce “Neden buradayız”?

2 comments

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir