Psikolojik Tedavi ve Özgür İrade

İnsanlık tarihinin hastalıkları ‘iyi’ etme serüveni, klasik ve modern tedavi olmak üzere iki ana arterde incelenebilir. Klasik tedavi, bilebildiğimiz kadarıyla, Antik Çağ’a kadar uzanan ve aynı zamanda hem özerk hem de ilişkisel olarak Mısır, Hindistan, Çin ve İran medeniyetlerinden kök almış, 18. yüzyılın sonlarına kadar etkisini sürdüren bir iyileştirme yaklaşımıdır. Batı’da klasik tedavinin kabul gören üç büyük temsilcisi; Hipokrat (MÖ 460-370), Bergamalı Galen (129-216), ve İbn-i Sina (Avicenna, 980-1037)’dır. Ayrıca Hipokrat sonrası tedavi yöntemleri; ot (herbalizm), söz (telkin) ve bıçak (cerrahi) olarak özetlenir. Buna karşılık modern tedavi, hastalık tedavisi ve kişisel tedavi olarak betimlenebilir. Hastalığın türüne göre ve özelde hastalık semptomlarının giderilmesine yönelik modern tedavi uygulamaları, özellikle 2000 yılında İnsan Genom Projesi’nin ilk kısmının tamamlanmasıyla yeni bir boyut kazanarak kişisel tedavi uygulamalarına doğru evrilmiştir. Her bireye ait genetik kodun çözülebilmesi durumu, çeşitli hastalıkların risk faktörlerinden, bireylerin yaşam sürelerine kadar pek çok bilgiye ulaşılması bakımından önem arz etmektedir.
Tanı odaklı psikolojik tedavi süreçleri (hastalık tedavisi), uzun vadede hem yöntem olarak iyileştirme körlüğüne hem de danışan için otantik bir yaşamın gecikmesine neden oluyor gibi görünmektedir. Psikolojik tedavide asıl mesele ilk aşamada, bireyin kendisinin kendiliğindenliğine erişmesini kolaylaştırmak veya ona ulaştırmak; sonraki aşamada ise hayatın işleyişini öğrenerek hayatla harmoniyi yakalamak olmalıdır. Kendinin kendiliğindenliği yaşamak, bireyin kendi potansiyel kabiliyetlerinin ve hâli hazırdaki zayıflıklarının farkında olarak buna uygun davranması demektir. Kendinin kendiliğindenliğini esas alan birey odaklı psikolojik tedavi süreçleri, kişisel tedavi uygulamalarıyla uyumlu bir zihinsel doku içermesi bakımından önemli ve değerli sayılabilir. Böylesi bir psikolojik tedavi sürecinde danışman, gözlemci duruşunu ve varlığın geçiciliğini takdir eden tutumunu ihtiyatla sürdürmelidir.
Bağlamda*, bağlamsal şartlara ‘uyumlu’ verilen tepkiler bu şartların lehine bir tutumla sergilendiği ve dolayısıyla zihni tatmin ettiği için, bahsi geçen tepkilerin sanki hiçbir bağlamsal etkiye kapılmaksızın gerçekten özgür iradeyle verildiğine ilişkin zihinde bir algı oluşmasına neden olur ve bu bir yanılsamadır. Yapılan seçimlere sebep olan faktörlerin bilinmesi ve farkında olunması özgür iradenin kurgusallığını anlamada bize yardımcı olabilir. Özgür iradenin olmayışını kabul etmek, değişebilir ve dönüşebilir olmayı engellemez. Zira potansiyelde olan, henüz bütünüyle açığa çıkmamıştır. Bütünüyle açığa çıkmamış bir potansiyelin hâli hazırdaki yaşantıyı nasıl değiştireceği tam olarak bilinemeyeceği için, değişebilir ve dönüşebilir olmak teoride her zaman mümkündür, denilebilir.
Diğer bir açıdan, bireyin kendisinin kendiliğindenliği yakalayabilmesi ve bu otantik hâli sürdürebilmesi, özgür iradenin yanılsama kabul edildiği bir dünya görüşünü bir sorun olmaktan çıkartabilir. Zira kendiliğindenliğe uygun davranmak, olması gerekeni gerçekleştirmek anlamına gelir ve böylesi bir durumda özgür iradenin var ya da yok kabul edilmesi meselesi kendiliğinden önemsizleşir.
*Bağlam: Herhangi bir olguda olaylar, durumlar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı, kontekst.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir